Anasayfa / Makaleler / Denemeler / Musa Dağ’ın Tepesinde Bir Gemi

Musa Dağ’ın Tepesinde Bir Gemi

Musa Dağ’ın Tepesinde Bir Gemi

BİR KURTULUŞ ANISI

Yazar ve Fotoğraflar: İsmail Zubari

Ey Vasi; Nuh’un gemisi Ağrı Dağında mıdır, uydurma mıdır bir gün bilim insanları belki çözerler. Ama bugün sana anlatacağım gemi gerçektir ve Musa Dağının tepesindedir. Ancak bu gemi bildiğin gemilerden değildir. Bu gemi bir anıttır ve taştan yapılmıştır, bizde genellikle vapur diye adlandırılır. Neyin anıtı diye sorarsan biraz geriye gitmemiz ve yakın tarihimize bir göz atmamız gerekir.

Bizim yörenin tarihini, kültürünü biraz araştırmış veya merak eden herkes Musa Dağında bir gemiden bahsedildiğini bilir. Uzun yıllar dilden dile dolaşan bu hikâye bir mit olarak günümüze kadar uzanmıştır. Taşların hikâyesini merak eden biri olarak bunu sana anlatmam gerektiğini biliyorum. En başta şunu söylemek isterim; sözlerim kimseyi incitmesin, maksadım kimseyi yargılamak veya yüceltmek değildir. Keşke biri kalkıp bana atalarımın tarihini anlatsa. Sevabıyla günahıyla geçen karanlık, zor günlerin zaman tünelinde bir mum ışığı yakabilse, minnet duyarım.
Ey Vasi; sana anlatacağım hikâye 20. Yüzyılın başlarına dayanır. O zamanlar Samandağ’ın adı Süveydiye ve ona bağlı 22 köy bulunuyordu. Bunlardan yedisi Ermeni köyleriydi. Kebusiye (Kapısuyu), Vakıf (Vakıflı) Hıdırbey, Yoğunoluk, Hacı Habipli (Eriklikuyu), Bitias (Batıayaz) ve Bugün Vakıflı’nın bir mahallesi olan Azir (Yezür)

1914′te Birinci Dünya Savaşı başlar. Padişah olarak Sultan Reşad tahtta oturmakta ama ülkeyi esasen Enver Paşa ile birlikte İttihat ve Terakki komitesi yönetmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bilim ve teknolojide gerekli atılımları yapamamış dış sermayenin oyuncağı haline gelmişti. 1789 Fransız devrimiyle birlikte yükselen milliyetçi (ulusçu) hareketlerin yaygınlaşması Osmanlıyı darmadağın edecekti. Fas’tan Yemene, Balkanlardan Kafkasya’ya kadar yayılmış coğrafya içerisinde Osmanlının geniş sınırlarında yer alan uluslar bağımsızlıklarını talep ederek ayaklandılar ve kendi ulus- devletlerini kurdular. İmparatorluk son 20–30 yılda sahip olduğu toprakların yüzde yetmişine yakın bölümünü kaybetmişti ve yeniden toparlanmak için çıkış yolları arıyordu.
Enver paşa bir Alman hayranıydı. Almanya’nın muazzam silahlarına güvenip İmparatorluğu yeniden ayağa kaldıracağına ve eski görkemli günlerine döndüreceğine inanıyordu. Bu yüzden stratejik önemde birçok kurum, hatta ordu bile yabancı komutanlara teslim edilmişti. Emperyalist devletler ise Osmanlı’nın işini bitirmek için uygun anı kolluyorlardı. Fakat daha önce asırlardır yan yana yaşamış, Balkanlar ve Orta Doğuda birlikte savaşmış grupları birbirine düşürmek gerekiyordu. Böylelikle Osmanlı daha da zayıflayacaktı. Bu amaçla ülke topraklarında kışkırtma ve tahrikler başladı. 1915’e gelindiğinde çıkarılacak olan bir kanun ülkede kanlı olayların meydana gelmesine yol açtı. Savaşlardan belini doğrultamayan ve yoksulluk içinde kıvranan Anadolu için için kaynıyordu. Yağma, çapul ve cinayetler alabildiğine yaygınlaşmış ve bu olaylar yüksek mercilere isyan havasında yansıtılıyordu. Sonuçta fatura Ermeni halkına kesildi. Asırlardır Osmanlı topraklarında diğer halkların vatandaşlarıyla birlikte yaşayan Ermenilerin tehcir (sürgün) edilmesi için çalışmalar başlatıldı. Öncelikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerin Anadolu dışına gönderilmeleri için “Tehcir Kanunu” çıkarıldı. Bu kanun Süveydiye’de yaşayan Ermenileri de kapsıyordu.
Boşaltılması istenen yerler arasında merkez kazaları hariç olmak üzere Halep vilayetinde İskenderun, Beylan, Cisrusşuğur, Antakya kazaları ile köyleri ve kasabaları vardı. Ermeni halkı ilk etapta Halep’e gönderilecek, oradan da tespit edilecek bölgelere yollanacaklardı. Çukurova’da Adana ve çevresi (Kilikya), Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde oturan Ermenilerin tehciri sırasında kanlı olaylar meydana gelmişti. Yolda çetelerin saldırıları, erzak sıkıntısı ve bazı görevlilerin olumsuz tutumları kayıplara neden oluyor bu tür haberler her tarafa yayılıyordu. Sıra Süveydiye’de oturan Ermenilere gelince hesapta olmayan bir olayla karşılaşıldı. O sıralarda yedi köyde yaklaşık 6000 Ermeni yaşamaktaydı. Bu insanlardan önemli bir kısmı tehciri reddederek çocukları, ellerindeki silahları, erzak ve sürüleriyle dağa çıktılar. Ağustos başlarında onları almak üzere gönderilen Osmanlı birlikleri boş köylerle karşılaştı. Tehcire hazırlanan insan sayısı azdı. Araştırmalar neticesinde Ermeni halkının gizlendiği bölge bulundu. Bu arada birkaç silahlı çatışmanın meydana geldiğine ilişkin kayıtlar bulunmaktadır. Zor şartlar altında dağdaki yaşam yaklaşık 40 gün devam etti. Ermeniler erzaklarının tükenmeye yüz tuttuğu bir sırada Fransız gemileriyle irtibat kurmayı başardılar. Savaş gemilerine nakledilen Ermeniler oradan Mısır’ın Port-Said limanına götürüldüler. Eylül ortalarında Musa Dağı tamamen boşaltılmıştı.

Birkaç yıl sonra dünya siyasi tarihinde meydana gelen değişimler Ermenilerin köylerine geri dönmelerine imkân sağladı.

Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu Mondros Mütarekesiyle (30 Ekim 1918) çok ağır koşulları kabul etmek zorunda kalmış ve kıskaca alınmıştı. Can çekişen Osmanlı, Avrupalı devletlerin paylaşım mücadelesine sahne olmaya başladı.

Fransızlar 12 Kasım 1918 tarihinde İskenderun’a bir gemi ile asker çıkarırlar. 7 Aralık 1918’de İskenderun’dan gelen bir Fransız taburu Antakya’yı işgal eder ve 30 Aralıkta yönetimi ellerine alırlar. 1921 yılında imzalanan “Ankara İtilafnamesi” sonucu Payas’tan geçen sınırın kabul edilmesiyle bölge bütünüyle Fransızların yönetimine bırakılır. 1915’teki olaylardan sonra Mısır’ın Port-Said limanına götürülüp o civardaki bir kampta yaşamaya başlayan Ermeniler 1. Dünya Savaşı boyunca orada kalır. Savaş sonunda yönetimi ele geçiren Fransızlar, daha önce Port-Said’e götürdükleri Ermenileri köylerine geri getirip yerleştirirler. Köylerine geri dönen Ermeniler tehciri reddedip dağa çıkarak sığındıkları yerde, onları kurtaran Fransız gemilerinin hatırası olarak taştan bir anıt inşa ederler. Günümüzde bir kısmı ayakta duran bu anıt uzun yıllar önce tahrip edilmek istenmiş ama hala görülebilir durumdadır. İşte sana anlatmaya çalıştığım gemi budur. Konuyla ilgili olarak Franz Werfel’in yazdığı “Musa Dağda 40 Gün” adlı romanı tehcir öncesi durumu ve dağdaki direnişi anlatması bakımından ün kazanmıştır.
O tarihlerden sonra neler yaşanmış? Merak ediyorsan kısaca anlatayım. Fransızlar Hatay, Suriye ve Lübnan’a yerleştikten sonra elde ettikleri bu bölgeleri 5 parçaya ayırdılar. Lübnan Cumhuriyeti, Suriye Hükümeti, Lâskîye Alevi Hükümeti, Cebelbürus Hâkimliği, Bağımsız İskenderun Sancağı Hükümeti. Bunlar Fransız mandası altında kurulan kukla hükümetlerdi. Bunlardan Lübnan Cumhuriyetinin parası ve pulları ayrı öbürlerinin paraları da Suriye lirası olarak seçilmiş ve Alevi Hükümetine de ayrı pullar çıkarılmıştı. Ancak bu hükümetlerin tümü Beyrut’taki Fransız yüce komiserliğine bağlıydı. Komiserin izni olmadan hiçbir yasa ve buyruk yürümezdi. Bu bölgelerin gümrük ve resimleri Beyrut’ta “Masalihi Müştereke” adı altındaki Fransız örgütünce toplanır, gümrük gelirleri bu beş hükümetin nüfusları ölçüsünde paylaştırılırdı.

I. Dünya Savaşının hemen ertesinde Hatay’a asker çıkaran Fransızlar bu sefer yeni bir savaşın arifesinde bölgeyi terk etmek zorunda kaldılar. II. Dünya Savaşı başlamadan kısa bir süre önce Hatay’dan çekilecek ve yönetimi Türk hükümetine devredeceklerdi. 1938 yazında halk temsilcileri önünde yapılan bir oylama sonunda “Bağımsız Hatay Cumhuriyeti” adında, aslında Türkiye Cumhuriyetine bağlanacak bir geçiş hükümeti kurulur ve meclisine 5 Ermeni milletvekili seçilir. Bu oylamanın seyri ve sonuçları hakkındaki tartışmalar günümüzde de sürmektedir.
23 Haziran 1939 tarihinde, Hatay Millet Meclisinin Türkiye’ye katılma kararı alması sonucu, Ermenilerin büyük bir bölümü Lübnan ve Suriye’ye göç eder. Bazı köylerde kalan ve Türkiye’yi tercih eden aileler ise Vakıflı’ya yerleşir.

Ey Vasi; bu bilgiler ışığında Musa Dağında yer alan gemiye çıkmak istersen 8-10 saatlik patika yolu göze alman gerekecek. Senin gibi yaşlı ve kocamış birisine katır kiralayabiliriz. Ancak araştırmacı gözüyle seyahat edersen doğal yaşam alanları hala bozulmamış kır çiçeklerinin renkli dünyasını da keşfetme şansına sahip olabilirsin. Kaynağından akan suların geçtiği derelerde soluklanabilir, şelalelerde serinleyebilirsin. Ormanlık alanlarda çeşitli bitki toplulukları, denizin manzarası ve yaban hayatın sesi seni alıp farklı dünyalara götürür, aşka gelirsin. Her patikada, her ağaç dalının arkasında yeni bir sürpriz bizi bekliyor; kâh kırmızı kanatlı bir kuş, kâh mavi bir su böceği. Hele yanında aynı duyguları paylaştığın iyi arkadaşların olursa o gün hayatının unutulmaz anlarını yaşarsın. Haydi, Tabiat Ana (Kibele) bizi bekliyor…

Fotoğraflar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.